31 Ağustos 2007 Cuma

MİMAR SİNAN

Mimar Sinan, Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğduğu tahmin edilmektedir. 1511'de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak istanbul'a geldiği bir söylentiden ibarettir bu konuda hiçbir bilgi yoktur ancak cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan Antropolojik araştırma Türk asıllı olduğunu ortaya çıkarmıştır.[kaynak belirtilmeli] Mimar olarak Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine katıldı. 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. 1522’de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp, 1526 Mohaç Meydan Muharebesi'nden sonra, gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfi ettirildi.
1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın İran Seferi sırasında Van Gölü'nde karşı sahile gitmek için Mimar Sinan iki haftada üç adet kadırga yapıp donatarak büyük itibar kazandı. İran Seferinden dönüşte, Yeniçeri Ocağında itibarı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, 1537 Korfu, Pulya ve 1538 Moldavya seferlerine katıldı. 1538 yılında Hassa başmimarı oldu.

Mimar Sinan’ın, Mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Halep’te Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Halep’teki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli cami tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekanlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa’daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede cami, türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami, medrese, sübyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami, diğer kısımlardan tamamen ayrıdır.



Selimiye Camii'nden bir görünüşMimar Sinan’ın en büyük eseri ise, seksen yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Camiidir (1575).


Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.

Mimar Sinan’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul'daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.

Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkanların yıkımını sağladı.

İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul’un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.

Mimar Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir. Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü şöyledir: Elfakiru Hakir Ser Mimaranı Hassa. Eserlerinin bir kısmı İstanbul’dadır. 1588’de İstanbul’da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı sade türbeye gömüldü.

Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Müftülüğü'nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda, iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu sonunda solda, Süleymaniye Camii'nin Haliç duvarının önünde, beyaz taşlı sade bir türbedir.

KAYNAK : tr.wikipedia.org

30 Ağustos 2007 Perşembe

İLGİNÇ TASARIMLAR


Çok basit,zekice ve kullanışlı bayıldım...


Her eve lazım denilecek bir masa...

KAYNAK: www.youtube.com

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Frank Lloyd Wright (Şelale Evi)


Frank Lloyd Wright 1867'de Richland, Wisconsin'de doğdu.1877 Wisconsine taşındı veWisconsin Üniversitesine girdi.Okulda birkaç mekanik çizim ve temel matematik dersi gördükren sonra, Chicago'daki J.L Silbee'nin ofisinde çalışmak için ayrıldı.Burada bir iki geçirdikten sonra Adler ve Sullivan gibi iki büyük mimar ile çalışmaya başladı.
Wright, mimarlıkta yeni bir iç mekan kavramı geliştirdi.Halen günümüzde de devam eden tek fonksiyonlu mekan kavramını reddederek, ortak mekanları bulunan birbirine kenetlenmiş, iç içe mekanlar tasarladı.
Wright, denemeleri boyunca kazandığı tecrübeler doğrultusunda 'Praire Evi' fikrini ortaya koydu.Bu ev tipi yataylığın ön planda olduğu, alçak, uzun, 'L' ve 'T' biçimi plan organizasyonlarına sahipti.Bu tasarladığında tuğla, odun gibi basit malzemeler kullanıldı.

1914 senesinde Tailesin Wisconsindeki Evi ve stüdyosu yanıp kül oldu.Yangımda eşi de olmak üzere ev halkının çoğunu kaybetti.Bu trajedi sonrası Wright mimari biçimini daha salt ve katı formlara yöneltti.

1932 de Taliesin Vakfını kurdu.Bu vakıf yapı tasarım sektöründe eğitim görenlere burs vermekteydi.4 yıl sonra Johnson evini şelale evini tasarladı ve inşaa etti.Bu eserler wrightin kariyerinde bir dönüm noktası oldu.Bunu üzerine tekrar ev mimarisine yöneldi.'Prairie Evi'nden sonra 'Usonian Evi'ni geliştirdi.Bu tasarım ile düşük gelir düzeyine sahip insanların konut ihtiyacına cevap vermiş oldu.


Wright yaşamına son dönemlerinde büyük projelere imza attı.Kuşkusuz Batı Taliesin onun için önemkiydi bir kış geri döndü ve Phonix Arizona'da stüdyosunu inşaa etti ve 1959 senesinde Batı Taliesinde öldü.

Tasarım anlayışı ise kendisi biçim ve fonksiyon birdir diye özetlemiştir.Japon mimarisi, De stijl, Fonksiyonalizm ve Ekspresyonalizm etkilendiği akımlar arasında görülür.










28 Ağustos 2007 Salı

CHARLES EAMES


CHARLES EAMES:(1907-1978) 17 Haziran 1907 de St. Louis, Missouri'de dünyaya geldi.Amerikalı olan Charles Eames II.Dünya Savaşından sonra Post Modern topluluğun içinde dahi bir yaratıcı olarak ortaya çıkmıştır.Karısı ve aynı zamanda çalışma arkadaşı olan Ray Eames'den her zaman yardım almıştır.2 yıl okuyup bıraktığı mimarlık fajkültesinde ki hocalarının izin vermemesine rağmen Trublood ve Graf adlı mimarlık şirketinde çalışmaya başladı(1925-1928) Daha sonra Gray ve Eames adındaki kendi mimarlık şirketini kurdu.Eames'ın işleri 1936'da ona araştırma bursu teklifi eden Cranbrook Sanat Akedemisi Başkanı Eliel Soorinen dikkatini çekti.1937'de buradaki deneysel dizaynın başkanı oldu.1936'lardan itibaren tanınmaya başlandıysada,1946'da savaştan sonra kendi dizayn ettiği kontraplak sandalyelerin çok prestijli olan Moma dergisinde tanıtılmasıyla büyük takdir topladı.



Charles Eames resmi ve biçimsel anlatım tarzlarının dışına çıkarak yeni bir dizayn hareketi başlatmıştır.Detaylara gösterdiği aşırı hassasiyet ve ilgi ayrıca alüminyum,çelik,elyaf ve sağlamlaştırılmış plastik kullanarak yaptığı materyaller Eames'i çağdaşlarından ayıran özellikleridir.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

ALVAR AALTO


Hugo Alvar Henrik Aalto (d. 3 Şubat 1898, Kuortane — ö. 11 Mayıs 1976, Helsinki), Finlandiyalı mimar 20. yy'ın en önemli mimarlarındandır. En büyük katkısı Bauhaus'un ve uluslararası üslubun öbür türevlerinin katı mimarlık öğelerini insanileştirmiş olmasıdır. İnancını kısaca şöyle özetlemiştir: "Yaşama daha kişisel bir yapı kazandırmak mimarın görevidir". Aalto, 1921'de Helsinki Politeknik Okulu'nu bitirdi ve 10 yıl içinde, yapıları ve mobilyalarıyla, Finlandiya mimarlığının başlıca ustası olurken, bu mimarlığın sesini uluslararası alanda ilk kez duyurmayı başardı. 1935'te ilk eşi mimar Aino Marsio'yla, kayınağacı levhalarının üstüste yapıştırılıp bükülmesiyle elde edilen mobilyalar üreten Artek şirketini kurdu. Aalto kendine özgü mimarlık üslubunu, konferans salonundaki akustik dalgalı tavanıyla ünlü Viipuri kütüphanesinde (1927-1935; 1943'te yıkıldı) ve basım odasındaki koni biçiminde sütunlarıyla ilgi çeken Turun Sanomat gazetesi binasında (1927-1930) geliştirdi. Paimo sanatoryumuyla (1929-1933) uluslararası üne kavuştu: Altı yapıdan oluşan bütün, balkonlarının her biri gün ışığını en çok alacak biçimde tasarlanmıştır. 1937'deki Paris Sergisi ve 1939'daki New York Dünya Fuarı için hazırladığı Finlandiya pavyonlarıyla ve New York Modern Sanat Müzesi'nde çalışmalarına ayrılan 1938 sergisiyle ününü pekiştirdi. Harvard Üniversitesi'nde ders verdi, bir yandan da Cambridge'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde Baker House yatakhanelerinin tasarımını yaptı (1947-1948). Rusya-Finlandiya savaşının (1940) ve İkinci Dünya Savaşı'nın Finlandiya'da yol açtığı yıkım, ülke boyutunda bir yeniden yapılanma ve kentleşme planı geerektirince söz konusu plan (özellikle Helsinki kent merkezinin düzenlenmesi), Aalto'nun başkanlığı altında bir komisyon tarafından tasarlandı. Bir adada yer alan Saynatsalo kasabası için de, çevredeki göl ve ormanlarının manzaralarını vurgulayan bir belediye merkezi yapan (1950-1952). Aalto'nun sonraki yıllardaki yapıları daha sadedir. Ancak anıtsal Kongre Evi'nde (1962-1975) ve Helsinki Kültür Merkezi'nde de sanatın insancıl boyutlarını ortaya koymuştur.






Alvar Aalto'nun en önemli özelliklerinden biri,hangi akıma dahil olursa olsun , yaşamın boyunca kendi ulusal değerlerinden hiç kopmamış ve bunu her tasrımında göstermiştir.Buna en iyi örnek, Fin Pavyonu ve modernizmle Finlandiya Kır Evlerinin bir sentezi olan 'Villa Mariea'dır.Diğer önemli yapıları Helsinki Kültür Evi,Üç Haç Kilisesi,Jvyavska İşçi Kulübü,Deneysel Ev ve Savoy Vazoları'dır.En çok Arnos Lingdren ve Eliel Saarinen'den etkilenmiştir.Son dönemlerinde rasyonalist tavır sergileyen Aalto'nun, 200'den fazla eseri vardır.


KAYNAK : tr.wikipedia.org

26 Ağustos 2007 Pazar

Hayatı kolaylaştıran tasarımlar












Bisiklete bindiğimde en nefret ettiğim şey yokuş yukarı çıkmaktır hatta bazen indiğim bile olur .
Benim gibi yorulanlar için çok keyifli bulduğum bir tasarım gerçi Türkiye'de bundan önce yapılması gereken çok iş var bilmem sıra buna gelirmi...

Çağın ötesinde bir mutfak tasarımı

Çağın ötesinde bir mutfak tasarımı
Çağın ötesinde bir mutfak tasarımı Etkileyici mimari tasarımları ile dünyaca ünlü bir mimar olan Zaha Hadid, Milan’daki tasarım haftasında yenilikçi bir mutfak tasarımına imza attı. “ Z. Island ” geleneksel mutfak ihtiyaçlarına karşılık verirken, “akıllı” tasarımı ile duyuların ihtiyaçlarına da cevap veriyor.
Merkezi bir dokunmatik paneli olan mutfak, multimedya ekipmanına, ses düzeneğine ve kullanıcıların internette sörf yapıp müzik dinlemelerini ve belirli atmosferler yaratmalarını sağlayan bir sisteme sahip. Mutfak Üreticisi Ernestomeda ve ankastre gereçler üreten Scholtès firmalarının işbirliği ile DuPont tarafından organize edilen 2006 Milan Tasarım haftası süresince tasarım sergilendi. “ Z. Island” iki tane ayrı “ada” üniteden oluşuyor. Birincisi “ateş” ile ilişkili fonksiyonların yer aldığı bir ünite ve diğerinde “su” ile ilişkili fonksiyonlar yer alıyor. Bu iki üniteyi birleştiren modüler dolap sistemi, mutfak gereçleri için yer sağlıyor. Kaplama duvar sistemi, ses ve ışığın dağılmasını sağlayan özel bir ekipmana sahip. Bütün elemanlar, Zaha Hadid’in özel tasarımı Corian tarafından üretilmiş.



Ateş ve Su “Ada” Üniteleri
Her iki “ada” ünitesinin tasarımında da Corian yüzeyinin altında mutfak uzmanı Ernestomeda’nın yenilikçi iskelet sistemi yer alıyor. Ernestomeda, projenin gelişimine katkıda bulunmak adına en son teknoloji ve üretim çözümleri ile ilgili tecrübelerini ortaya koymuş. Böylece, yüksek teknoloji ile Hadid’in kompleks ve yenilikçi formu işlevsel bir tasarıma dönüşmüş. Ernestomeda, bu mutfak konseptini gelecekte özel bir üretime çevirmeyi planlıyor. Scholtès de mutfak gereçleri ile tasarıma katkıda bulunmuş.
Zaha Hadid, kusursuz formlar ve işlevler için engelleri aşma kabiliyeti ile tanınan bir mimar. Hadid’in ışık fonksiyonlarını tasarımında kullanmasında malzemenin ışığın dağılmasına neden olan yarı saydam bir malzeme olması da önemli bir etken.
Hadid, tasarımda üstünde durdukları konseptlerin “akışkanlık” ve “ kusursuzluk” olduğunu söylüyor. “Corian ile gerçekleştirdiğimiz çalışmada, gelişmiş 3D yazılımları da kullanarak, kompleks yüzeylerin ev için ne kadar verimli olabileceğinin keşfine çıktık. Bu tasarım dilinin başlıca yararı, mutfak üniteleri ile ergonomik ihtiyaçların kusursuz bir karışımının ortaya çıkmış olması.” diyor, Hadid.
Hadid’in Corian’ı kullanarak yaptığı tasarımın bir diğer avantajı ise küçük bir alanda pek çok fonksiyonu biraraya getirmiş olması. Yatayda masa işlevi de gören ana pişirme alanı, genişleyip dikeyde LCD ekran, bilgisayar ya da iPod®’un bağlanabileceği bir yüzeye dönüşüyor. Ana “ada” aynı zamanda dokunmatik kontrol panelini de barındırıyor ve mutfağın pek çok fonksiyonu buradan kontrol edilebiliyor.
Uzun, ateş adasının aksine, su adası görece küçük, altıgen formda ve lavabo, kurutma rafı, bulaşık makinası, yemek hazırlama alanı ve raflardan oluşuyor. Her iki “ada” ünitesi de ergonomik koşullar gözönünde bulundurularak tasarlanmış.

Duvar Sistemleri: Çok İşlevlilik ve Duyumsallık

İki “ada”, ileride Ernestomeda’nın özel üretimini yapacağı çekici bir duvar sistemi ile tamamlanmış. Modüler bir dolap sistemi olan bu duvar, Corian’ın kapıları ve alüminyum strüktürü ile uyum içinde ve gereçler için depo işlevi görüyor.

Modüler dolapların yer aldığı duvarların devamı niteliğindeki duvar kaplaması, güçlü akustik erişim düzeneği ile gelişmiş RGB LED’leri birleştirerek kullanıcıya müzik ve ışık oyuları yardımı ile farklı atmısferler yaratma olanağı sağlıyor.

“ Z. Island ” tertibatı, Zaha Hadid’in akışkan tasarım stiline sahip beş metrelik etkileyici bir banka sahip

KAYNAK : http://www.evdose.com/

25 Ağustos 2007 Cumartesi

MÜZİK VE MİMARLIK

Müzik insan yaşamına ne zaman ve nasıl girmiştir ? Bunu kimse kesinlikle bilemeyecektir belki de.. Ama bu girişin konuşmadan önce olduğunu düşünmek akla aykırı değildir. Mağaralarda yaşayan ilkel insanlar, müzik sesi verebilecek bazı ses kaynaklarını tanıyor olmalıdırlar. Örneğin esen rüzgarın bataklıktaki kırık kamışlarda çıkardığı sesi duymuş ve böyle bir kamışa kendisi üfleyerek ses çıkarmaya çalışmış olabilirler. Veya mağarada sevinç ya da üzüntülerini belirtmek için çıkardıkları sesler onlara ilk müzik duygusunu vermiş olabilir. Ya da daha sonraları gerilmiş bir kirişin çıkardığı sesler ilgilerini çekmiş olabilir. Bunların hangisinin daha etkin olduğunu belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama, müzik duygusunu verebilmek için frekansları farklı seslerin duyulması gerektiğini biliyoruz.Herhangi bir sesi duyan ya da çıkaran ilkel insanın bunun ardından gelecek ya da onunla birlikte duyulacak ve hoşa giden bir duygu uyandıracak sesleri aramış olduğu ve bunu bir yolla elde etmiş olduğundan kuşku yoktur.Burada müzik adına küçük bir açıklama yapalım; kulağımızın duyduğu seslerin tümünü müziğinde kullanan hiçbir ulus yoktur. Her ulus ya da kavim bu işitme bölgesinde kendine göre bazı seçimler yapmış ve o sesleri ya da ses dizilerini kullanmıştır. İki nota arasının, yani sekizlinin değişik biçimde ve sayıda bölünmelerinden oluşan genel diziler içinde klasik çok sesli müziğin kabulü on iki eşit aralıktan oluşan tanpere dediğimiz dizidir. Bizim müziğimiz ise eşit olmayan aralıklardan meydana gelen yirmi dörtlü bir dizi kullanmaktadır. Yapılan analizler bu dizinin doğal seslere ve dizilere çok daha uyumlu olduğunu göstermektedir. Bu sonucun ispatı niteliğinde şöyle bir deney yapılmıştır. Piyano gibi sabit aralıklı tanpere bir ses eşliği olmaksızın yapılan keman gibi eşiksiz sazların icralarında kemancıların eşit aralıklı diziyi değil doğal diziyi kullandığı görülmüştür. Serbest icra yapan insan sesi de aynı davranışı sergilemektedir.Kişisel beğeni ile basitçe yapılan alaturka-alafranga ayrımının arkasındaki oluşumları bilmenin ve doğal bir mekan oluşturmaya çalışırken elimizdeki mimari enstrümanların olanaklarını kavramanın yararlı olacağını düşünüyorum.Müzik deyince akla sadece bir konser salonu gelmemektedir artık. Günümüz mimarisinde, örneğin bir alışveriş merkezinin ya da bir otel lobisinin, lokantanın hatta büyük bir ofisin tamamlayıcı unsurlarından birisidir müzik. Müziğin arttırdığı verim düşünüldüğünde bir sanayi tesisinde bile kullanılması artık şaşırtmıyor bizi.. Onun, en uygun yerden ve kaynaklardan, mekanı tamamlayacak biçimde verilmesi aranan bir koşuldur. Bir başka deyişle o mekanlarda yaşam, müziksiz düşünülemez olmuştur artık. Peki bu düzenlemenin sorumlusu, brüt beton bıraktığımız yüzeye alçı sıva çeken, ahşap kapladığımız yüzeye duvar kağıdını uygun gören dekoratör kolaylığında, sadece kullandığı hoparlörü ve onun için gerekli kabloyu tanıyan elektrikçi midir ?..Burada müzik, mekan kurgusunun bir elemanıdır artık. Gece olduğunda ışığın farklı konumu ve şiddeti nasıl mekanı çok farklı biçimlerde algılatabiliyor ve yaşatabiliyorsa, sesin varlığı, biçimi, tarzı, yayın koşulu, seviyesi ve zamanlaması gibi faktörler de aynı şekilde mekanın algılanma biçimini etkilemektedir.


KAYNAK : http://turkgitar.com , http://www.heavenbyidus.com/7.htm

20 Ağustos 2007 Pazartesi

bilgi mimarisi


Bilgiyi çekici ve anlaşılır biçimde sunmak, sezgilerimizi izleyerek yeni bilgiye ulaşmayı eğlenceli ve kolay bir yolculuk gibi tasarlayabilmek, “bilgi mimarisi”nin temel meselesi...Amerikalıların "Information Architecture" dediği bu konunun hem isim babası hem de öncülerinden sayılan Richard Saul Wurman (kısaca RSW) diyor ki: " Masumiyetimi ve başarımı, anlayabildiği kadar yaşayan ve ona göre mutlu olan sıradan birisi olmama borçluyum. Karşılaştığım karmaşık bir şeyle ilgili değerlendirmelerimi, kendi bilmek istediklerim ve anlama kabiliyetim üzerine yaparım. Gerisi umrumda değil." Binlerce süsten sonra ulaşılmış bir sadelik ve işlevsellik arayışında olan bilgi mimarisi, sık sık "etkileşim tasarımı" ile de paslaşan, basit arayüzler yoluyla karmaşık sistemleri kullanabilmemizi sağlayan, yeni sayılabilecek bir uzmanlık alanı... Örneğin, en basitinden bir web tasarımıyla ya da 3-D bir endüstriyel tasarım ürünüyle birlikte yaşayacağımız deneyimlerin ve “paylaşacağımız davranışların”, gündelik hayatımızın kalitesini artırabilir nitelikte olması için, tasarımcının yaratıcı ekibine bir bilgi mimarını bir de etkileşim tasarımcısını dahil etmesi öneriliyor Batı ükelerinde...Zaten doğru pazarlanamadığında, yani doğru insanda doğru miktarda ilgi uyandıracak biçimde sunulamadığında, değil yeni bir bilgi, hayatın temel gerçekleri bile kimsenin ilgisini çekmeyebiliyor bazen...

FESorient® ’07 Tasarımcılar ile Buluşuyor


28 Kasım – 01 Aralık 2007 tarihleri arasında Hilton Kongre ve Sergi Merkezi’nde ikincisi gerçekleştirilecek olan Fesorient®’07, Uluslararsı Etnik Yaşam Kültürü, Tasarım ve Moda Festivali 23 Mayıs 2007 , Çarşamba günü Ortaköy’de düzenlenecek sıra dışı bir etkinlik ile tasarımcılar ile buluşacak.
Vision –DMR tarafından, tasarım danışmanı Özlem Yalım yönetmenliğinde gerçekleştirilen FESorient® etkinliklerinin 2007 tanıtımı için Ortaköy meydanda yer alan Özlem Çay Bahçesi’nde sıra dışı bir tasarımcı buluşması gerçekleşiyor.
15 Mart 2007 tarihinde Mikla’da düzenlenen Danışma Kurulu Yemeği ve 29 Mart 2007 tarihinde Sepetçiler Kasrı’nda geniş bir katılım ile gerçekleşen basın ve katılımcı lansmanının ardından FESorient®, bu kez de tasarımcılar ile buluşuyor.
Davet konsepti, etkinlik yönetmeni Özlem Yalım ve Fesorient yaratıcı ekibi tarafından oluşturulan parti, saat 18:00 de , iş çıkışı akşam çayı yaklaşımı ile düzenlenirken, mekan seçiminde kentin en gözde buluşma noktası olan Ortaköy özellikle tercih edildi.
Bu yılki teması Orient X Occident olarak belirlenen FESorient® etkinlikleri, sergilerinden seminerlerine kadar her alanda doğu batı buluşmasını ve/veya farklarını irdeleyecek. Etkinlik bu çerçevede tüm tasarımcı konuklarını “Ortada buluşuyoruz, Ortaköy’de” sloganı ile çağırıyor.
Semaverde akşam çayı, sacda gözleme... ...hatta kına ve nargile gibi yerel unsurların bulunacağı davet, tasarımcı konuklarına , yaz aylarının başladığı şu günlerde keyifli bir akşam yaşatmayı, iki saatlik bir mola ile, sohbet ve buluşma olanağı yaratmayı hedefliyor. Konukları, etkinlik ile ilgili kapsamlı dosyaların yanı sıra daha önceden basın lansmanında armağan olarak verilen FESorient® CD lerinin bu kez de volume II si bekliyor. Bu CD ler, etkinlik yönetmeni Özlem Yalım ‘ın kişisel arşivindeki etnik-world music –etno jazz örneklerinden seçmeler ile oluşturuluyor. FESorient® 2007 çözüm ortakları Tasarımcılar ile gerçekleştirilecek bu buluşmada FESorient® etkinliklerinin bu güne dek kesinleşen 2007 yılındaki çözüm ortaklarının da tanıtımı gerçekleştirilecek.
Etkinlik yönetmeni Özlem Yalım, Vision- DMR yatırımı ve organizasyonu ile 2 yıldır durmadan üstünde çalıştıkları projenin günden güne büyüdüğünü ve özellikle bu sene çok genç ve güçlü bir ekip ile çalışmaktan duyduğu mutluluğu belirtirken ekliyor: “Yerel olanı yücelttiğimiz ve kutladığımız etkinliğimizi yurt dışından gelen katılımlarla daha da renklendireceğiz. FESorient® birçok açıdan uzun yıllar ilgililerine hizmet edecek bir organizasyon.’.
FESorient® ’07 etkinlikleri ve projeleri, tüm yaz boyunca devam edecek davet ve toplantılar ile yaratıcı sektörler ve basın ile buluşmaya devam edecek. Lütfen bilgi almak istediğiniz her konu ve toplantı talepleriniz için iletişim kurunuz.
İLETİŞİM:
Etkinlik Yönetmeni: Özlem Yalım – info@fesorient.org / +90 532 4605966VISION-DMR etkinlik ekibi ve erişim: İletişim Danışmanı: Yeşim Ayöz iletisim@fesorient.org /+90 0532 4847982Proje Asistanı: Sevkan Demirci – contact@fesorient.org /+90 0539 3213392Etkinlik Tanıtım ve Satış : Işıl Nebioğlu– pr.isil@fesorient.org /+90 0532 7853495Görsel Sorumlu/ 3D tasarımlar: Nergiz Yiğit –nergiz.yigit@fesorient.org /+90536 9486249Multimedya Sorumlusu: Murat Kader– murat.k@fesorient.org /+90 0536 2402424Grafik Tasarımcı: Turgut Kocaman – grafik@fesorient.org / +90 0538 9871867Lojistik: Esat Demir– esat.demir@fesorient.org / +90 0532 2340118AYRINTILI BİLGİ İÇİN:
www.fesorient.org contact@fesorient.orgVISION-DMR: +90 212 320 30 00 www.visionajans.comA. Halil Rıfat Paşa Mah. Güler Sk. No.30 Şişli İstanbul

19 Ağustos 2007 Pazar

Atilla Dorsay: "Mimarlık Hayatlarımızı Somut Olarak Biçimleyen Bir Sanat..."




Sizce mimarlık ve sinemanın ne tip ortak yönleri var ve ne derece içiçe geçebilen birer disiplin?

Sinema ve mimarlık son derece içiçe geçen sanat dalları. Sinemanın iki temel boyutu olduğunu söylemişti yıllar önce bir sinema düşünürü: Zaman ve mekan. Gerçekten de bir hikaye belli bir zaman içinde ve belli mekanlarda geçer. En başarılı bulduğumuz filmler genelde bize mekan duygusunu en iyi veren ve zaman faktörünü en iyi kullanan filmlerdir. Tabi bir filmin başarılı olması için iyi bir senaryo olacak, çok iyi bir şekilde çekilecek, iyi oyuncular, iyi ışıklandırma ve iyi bir müzik olacak; ama bu meseleye bir cepheden bakmaktır. Biraz daha makro bir bakışla, hakikaten iyi bir sinema yapıtının zaman ve mekan denilen iki temel faktöre dayandığı ileri sürüldü ve ben elbette bir mimar olarak buna çok katılıyorum.

Siz sinema yazarı ve eleştirmeni kimliğinizin yanında aynı zamanda Yüksek Mimarsınız.Sizce Mimarlık eğitiminiz sinema eleştirmenliğinize ne tip katkılar sağlamıştır?

Ben şuna inanmışımdır; benim mimarlık eğitimim benim sinema eleştirmenliğime çok önemli katkı sağlamıştır. Sinemada da sevdiğim bazı yönetmenlerin Fritz Lang’dan Nicholas Ray’e mimarlık eğitimi almış olduklarını sonradan öğrenmem bu kanımı pekiştirdi. Bence sinema ve mimarlık çok yakın ilişkileri olması gereken çok komşu iki sanat...Mesela bazı filmler vardır; çok geniş bir mekanda çekilir ve çok kalabalık bir figüran kadrosu içerir. Ancak yönetmen bir türlü kamerayı gerekli yere koyamadığı için ne o mekanın genişliğini hissedersiniz ne de o kalabalık figurasyonun farkına varırsınız ve sonuç olarak çok etkili olabilecek bir çekim neredeyse boğucu bir hale gelebilir. Demek ki mekan seçiminden mekan kullanımına ve daha da ötesi o mekan duygusunu seyircide uyandırmaya kadar mekan çok önemlMekanı kullanmak da mimarlığın özü.
Orson Welles (Citizen Kane, 1941)
1800’lerin sonlarından beri sinema ve mimarlık sürekli bir etkileşim içinde olmuşlar. Peki sizce şu an bu etkileşim ne boyutta?

Çok genel bir bakışla mimarlık hayatımızı en çok etkileyen sanatların başında geliyor; çünkü mekanların içinde yaşıyoruz. Sonuç olarak şehirler, evlerimiz, meydanlar ve sokaklar birer mekandır . Ne yazık ki bunun bilincinde değiliz. Biz Türk toplumunun bireyleri olarak mimarlığı her zaman küçümsemiş, meslekten saymamış ve bugün bile çağdaş yaşamda kentleşmede ve modernleşmede mimara ve mimarlığa yer vermeyen bir toplum olarak bunun bilincinde değiliz. Oysa mimarlık hayatımızı en yakından etkileyen sanat dalıdır. Resimsiz veya heykelsiz yaşayabiliriz. Bir film de görmeyebiliriz bir süre ama mimarlık hayatlarımızı somut olarak biçimleyen bir sanat.Ben mimarlık eğitimi almadan da sokaklar, saksılarla süslenmiş bir pencere, aynı biçimde süslü bir balkon, temiz ve insanda ferahlık duygusu uyandıran meydanlar gibi şeyler beni çok etkilerdi. Mimarlık doğuştan beri kanımda, genlerimde ve hayata bakışımda var; ama şimdi bir sinema hastası ve sinema yazarı olarak bu ikisinin ne kadar sıkı bir bağ içinde olması gerektiğini daha iyi görüyorum. Birçok filmin de maalesef mekan açısından ne kadar yanlış biçimde çekildiğini, mekan seçiminden -mekan iyi bile seçilse- o mekanı sinema aracılığıyla ile vermede ne kadar yetersiz kaldığını görüyorum. Bu gibi durumlarda neredeyse tırnaklarımı etlerime batırıyorum.
Orson Welles (Citizen Kane, 1941)Metropolis örneğini verdiniz, doğru. 1920’lerde sessiz sinema döneminde çekilmiş bu film hem bize olağanüstü bir mekan anlayışı sunuyor hem de kent olgusunun 20. yüzyılda ne kadar büyük bir rol oynayacağını bir peygamber edasıyla sunan bir film olarak belleklerimizde yer alıyor.Ama bunun yanısıra mimarlıkla ilişkisi olsun olmasın bazı yönetmenlerin mekanı kullanmada, daha doğrusu mimariyi filmlerine dahil etmede çok büyük başarısı var. Fritz Lang bunların başında gelir; belki de mimar olduğundan da ötürü... Onun yanısıra Stanley Kubrick’ten René Clément’e Akira Kurosawa’dan Orson Welles’e kadar birçok başarılı yönetmen var. Burada Orson Welles ile ilgili bir parantez açmak istiyorum. Yurttaş Kane bir mimarlık kullanma başarısıdır. Mekanların seçimi ve kullanımı
görüntü yönetmenin ustalığıyla filmin adeta dramatik yapısına dahil olmasını sağlamıştır ve inanılmaz bir başarıdır. Sonuç olarak mekan kullanma becerisi ve mimarlık duygusu en büyük ustaların en büyük yapıtlarına damgasını vurmuştur.

SİNEMA VE MİMARLIK






Mimar Birgül Yavuz şöyle diyor: “Mimarlık ve sinema mekanı dolduran iki sanattır. İkisi de bizi mekanların arasında tutabildikleri sürece başarılı sayılırlar.” Gerçekten de Ridley Scott’ın Blade Runner’ında ya da Fritz Lang’ın Metropolis’inde çizilen gelecek-kentler’den, Manhattan yaşamından kesitler sunan Sex and the City adlı televizyon dizisine kadar, sekizci sanatın başarılı örnekleri, izleyicilerini sinema salonlarında ya da televizyonlarının başlarında tutuyorlar. Peki mimarlık ve sinema ne kadar içiçe geçebilen iki disiplin? George Lucas ve Steven Spielberg gibi Hollywood film makinesinin iki önemli aksı, kendilerini mimar olarak nitelendirmekte ne kadar haklılar?





Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Araştırma Görevlisi Bahar Aksel’e göre “sinema ile mimarlığın en önemli ortak noktaları bir fikri yoktan var etmeleri ve her açıdan kurgulayarak pek çok parametreyi düşünerek yaratmaları.” Aksel ayrıca Sinemanın hayatı yansıttığın belirtirken sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Mimari mekanlar ve kentler de hayatın içinde aktığı sahne diyebiliriz. Aslında zaten iç içeler, ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil.” Mimar Birgül Yavuz da “mimari ve kentsel çevrenin, filmin mizacını ve pozisyonunu ortaya koyduğunu” vurguluyor.




15 Ağustos 2007 Çarşamba

Minareli ve Minareci Osmanlı Mimarisi

Osmanlı Mimarisi’nin bir kubbe mimarisi olduğu; eğer kubbe olmasaydı, Mimar Sinan’ın da olmayacağı ya da en azından, bambaşka bir Sinan’la karşı karşıya bulunacağımız rahatça söylenebilir. Osmanlı’nın yaklaşık 600 yıllık egemenliği, Sinan’ın yaklaşık 100 yıllık yaşamı boyunca inşa ettiği irili ufaklı kubbelerin sayısını tam olarak çıkarabilseydik, yukarıdaki saptamaların ne kadar doğru olduğunu kolayca görebilirdik. Ama bana sorarsanız, Osmanlı Mimarisi biraz da minare mimarisidir. Diğer İslâm ülkeleri, minareyi camiyle bütünleştirememişlerdir, minarenin oranlarıyla kubbenin oranlarını bağdaştıramamışlardır. Oysa Osmanlı bunu başarmıştır. Sonradan eklenmiş olmalarına karşın, Ayasofya’nın minareleri bile, insanı rahatsız etmezler. Gelgelelim, aynı Osmanlı, günün birinde kalkmış, Atina’daki Parthenon’u da, hiçbir kaygı duymaksızın minarelendirivermiştir. Bu minare, Yunanlılar’ın bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra yıkılmıştır ama, Parthenon, Osmanlılar’ın girişimiyle, mimarlık tarihine, bir süre için de olsa, Klasik Yunan Mimarisi’nin bir minareye sahip olan tek örneği, dolayısıyla da bir MEA ARCHITECTURA – MEA CULPA olarak geçmiştir. Sözün burasında, bir de şunu söylemek istiyorum: Osmanlı Mimarisi o kadar minarecidir ki, mimarlık tarihi, minaresi bulunan tek Gotik katedralin varlığını da ona borçludur. Bu ilginç, bu tuhaf bina, Kıbrıs’ın Gazi Magosa kentindeki Lâla Mustafa Paşa Camii’dir.
KAYNAK : http://old.mo.org.tr/mimarlikdergisi/index
Gürhan Tümer Prof. Dr, DEÜ Mimarlık Bölümü, Dergi Yayın Kurulu Üyesi

OSMANLI MİMARİSİ

OSMANLI MİMARİSİ

Neo Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Yalı, Boğaz Köprüsü' nün Beylerbeyi ayağında bulunmaktadır...
İlk olarak Büyük Vezir Damat Melek Mehmet Paşa'ya evsahipliği yapmıştır...1890 sonrası, mimar A.Valluary tarafından tekrar inşa edilmiş ve Debre Mebusu İsmail Hakkı Paşa tarafından satın alınmıştır...Yapı, 1983'deki büyük yangın sonrası, Turizm Bakanlığı'nın onayı ile Yalı Turizm Yatırımları ve İşletmeciliği A.Ş. tarafından eski çizim ve fotoğraflara dayanılarak restore edilmiştir...

Kanuni Sultan Süleyman baş mimarı Sinan' ı huzuruna çağırarak şöyle söylediği anlatılmaktadır: "Ey koca mimar! Batı' da gittiğimiz en uç ilimiz Mostar' da öyle bir köprü yaptırasın ki, bu güne kadar eşi benzeri görülmeye; bakan gözü gönlü fethede; Türk' ün adını hatırlata, yaşata!"
Bu fermanın üzerine Mimar Sinan 'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından tasarlanan köprü, 9 yılda inşa edilmiş ve 1566 'da tamamlanmıştır.4 metre genişliğinde, 30 metre uzunluğunda ve Neretva nehrinden 24 metre yükseklikteki köprü, dönemi için gelişmiş bir teknoloji ile inşa edilmiş olup günümüzde UNESCO tarafından dünya kültür mirasının bir parçası olarak kabul edilmiştir.
Köprü, çevresindeki kente de adını vererek Mostar, Hersek bölgesinin ana kenti olmuş diyebiliriz. Rivayete göre Osmanlı Sultanı'nın Mimar Hayreddin 'e tahta destekler kaldırıldığında köprü yıkılırsa onu idam edeceğini söylediği ve mimarın o gün kendi mezarını kazmaya başladığı anlatılır. Köprü sağlamlığını kanıtlarcasına '429 yıl ' ayakta kalmayı başarmıştır.


Osmanlı mimarisi basit, kullanışlı, ince, zarif, vakur ve heybetlidir. Muhteşem saray tipi XIX.asırda Batı'dan gelerek girmiştir. Bununla beraber Allah adına yapılan camiler tamamen abidevidir. Camiler çevreleri bir sürü sosyal müessese ile örülür ve bir "külliye" teşkil ederler.
Osmanlılar fevkalâde imarcıdır. Yapıları kendi medeniyetine ait olmasa bile ihtimamla korur. İmar görülmediği hiçbir imparatorluk köşesi yoktur. Dişinden tırnağından arttıran mütevazı mahalle zenginleri bile, bir mescid yaptıramadığı takdirde bir çeşme yaptırır veya bir mektep tamir ettirir. Toplum anlayışı fevkalâde güçlüdür. Kendilerinden sonraki nesiller içinde şefkat fikri çok gelişmiştir.
Mimar Sinan'ın dünya tarihinin en büyük mimarlarından biri belki birincisi olduğunda ittifak vardır. Bir asır yaşayan ve son yarım asrını mimarbaşı olarak geçiren Sinan şu eserleri yapmıştır. 81 cami, 50 mescid, 55 medrese,19 türbe, 14 imaret, 3 hastahane, 7 su bendi (baraj), 8 köprü, 16 kervansaray, 33 saray, 32 hamam, 6 mahzen, 7 d'arulkurrâ. Bu 441 eser bütün imparatorluğa dağılmıştır.

Osmanlı her çeşit yapı yapmıştır. Fakat en önemlileri şüphesiz camilerdir. Cami bir şehirde merkez teşkil ediyor ve pek çeşitli binalar etrafını çevirerek bir kültür sitesi halini alıyordu. Bunlara "Selâtin Camii" deniliyordu. Başta padişahlar olmak üzere hânedan mensuplarının yaptırdıkları daha çok bu şekildeydi.
Camilerde zarif, sade, fakat süzülmüş bir zevk mahsulü olan çini, mermer, tahta veya sıva üzerine nakış gibi süslemeler vardı.


KAYNAK : http://www.osmanlisanati.com/

14 Ağustos 2007 Salı

MİMARLIK

Mimarlık mekan tasarlama işidir. İnsanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak üzere gerekli mekânları, işlevsel gereksinmeleri ekonomik ve teknik olanaklarla bağdaştırarak estetik yaratıcılıkla inşa etme sanatı; başka bir tanımlamayla, yapıları ve fiziksel çevreyi uygun ölçülerde tasarlama ve inşa etme sanat ve bilimidir. İnsan barınmak için yaşamak ve doğa şartlarından korunmak için bir mekan ihtiyacı duyar ve bu mekanı kendine özgü kültürel, fonksiyonel, teknik ve farklı zevklerde yaratır.
Mimarlık evrensel bir
meslektir. İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olmuştur. Dini yapıların tanrıya ulaşma arzusundan, iktidarı simgeleyen saraylara ya da bir kentin dokusunu oluşturan basit konut tiplemelerine kadar her türlü açık ve kapalı mekanı tasarlar.
Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın hergün artan çeşitliliği gözönüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel,
demografik farklılıklar içerir.
MÖ 1. yy.'da yaşamiş olan Roma'lı mimar
Vitruvius "De Architectura" adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans' ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık,süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19.yy'da İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı" nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula ( kullanılışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. Frank Lloyd Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."
Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır.
Yapı sektörü ise, tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.
Son elli yıldır mimarlık mesleği konusunda “Çizim yapma sanatı” gibi bir yanlış kanaat oluşmuş , mimarlık sanatına yardımcı olan ancak çalışma alanı , tüm yapılarda kullanılan elemanların malzeme, mukavemet, statik ve dinamik durumlarını ve ekonomisini inceleyen bilim dalı olan inşaat mühendisliği ile mimarlık kavramları birbirine karışmıştır.
Mimarlık sanatının kültürel yanını gözardı eden bu anlayış sonucunda , yüzyıllardır ülkemizin kimliği ile bütünleşen ve kültürümüzün ve değerlerimizin en kalıcı kanıtı olan mimarlık , kimliğini kaybetmiş,
kültürel kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü kentlerin görünür kimliğine damgasını vurmuştur.
Oysa Mimarlık ülkelerin kartvizitine yazdığı değerlerin en önemlilerinden biri belki de en önemlisidir.


KAYNAK : /tr.wikipedia.org